Mülteci : Reis Çelik: 'Mülteci'yi vizyondan çekmem seyirciye bir protestodur.'

Reis çelik bin bir emekle, 6 yılda çektiği son filmi Mülteci’yi büyük umutlarla vizyona koyduğunun ikinci haftası geri çektiğini açıklayan bir basın duyurusu yaptı. Hem bu konunun nedenlerini öğrenmek, hem de kendisini konuşmak üzere Reis Çelik’le bir söyleşi gerçekleştirdik. Gördüm ki Reis Çelik hala o dertli, mağrur ve inatçı mücadele adamı. Yılmak ne kelime! Daha da bilenmiş.

-Son filminiz Mülteci bir hafta vizyonda kaldıktan sonra geri çektiğinizi açıkladınız.. Noldu?

Sinemanın her türünü kabul etmez ve her türün bir izleyici kitlesi olduğunu biliriz. Ticari sinemanın bütün dünyada olduğu gibi bizde de seyircisi çoktur. Ülkelerin yapılarına göre alternatif sinemanın da belli bir seyircisi vardır ve sinema kültürünün gelişmesiyle bağlantılı olarak bu kesimde çoğalır. Bizim filmlerimizin belli bir seyircisi vardı, ama son yıllarda bu gelişeceğine gerilemeye başladı. Dolayisiyle sinema salon sahipleri bu tür filmleri sinemalarına koymakta tereddüt etmeye başladır. Bu durum Mülteci filminin salon bulmakta zorlanmasına yol açtı. Girdiğimiz 15 salonun bazıları hakları olmadığı halde Recep İvedik iyi iş yapıyor diye bizim filmin bazı seanslarına o filmi koydular. Bunu bir tecavüz gibi algıladım ve de alternatif sinemanın var diye kabul ettiğimiz seyircisinin de filmlere karşı bu kadar duyarsız kalmasını da protesto etmek için filmi vizyondan çektim

-Ülkemizde sinemanın çok iyi yerde olmadığının farkındaydım ama bu kadarını da beklemiyordum doğrusu.

Ne yazık ki durum bu.

-Halbuki Türkiye’de son yıllarda iyi filmler çıkıyordu ortaya. Bunların bazıları iyi de hasılat yaptı. Tam da umutlanmıştık seyirci bilinçleniyor diye. Bir başa dönmemi var? bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Sadece sinemada değil toplumsal duyarlılık konusunda da günümüzde yaşanan sağırlaşmaya, pasifize olmaya bağlıyorum.

-Bundan sonraki tavrınız ne olacak? protestoya devam edip 'artık film çekmeyeceğim' gibi bir sürece mi gireceksiniz, yoksa farklı bir mücadele yolu mu izleyeceksiniz?

Elbetteki varolduğum sürece sinema yapacağım ve hem yaptığım filmlerde, hem de yaşamsal tavrımda bu karşı duruşumu devam ettireceğim. Zaten sanat karşı duruştur, söylenmeyeni söyleyendir. Yoksa sanat sağırlaşır ve duyarsızlaşırsa sadece şaklabanlık mesleğine dönüşür. Örneklerini günümüzde artarak görmekteyiz. Aynı zamanda duyarlı ve kültürlü tabaka olarak kendini lanse eden kesimlerin giderek yozlaşması ve kendi kabuğu içine çekilmesine karşı da uyarıcı ve iğneleyici olmak zorundayız. Çünkü bu kesimler zaman içinde yozlaşabiliyor ve sofistik kokuşmuş entellektüel hastalığına yakalanabiliyorlar.

-Bende bu konuya gelmek istiyordum. Sadece sanatı yakından takip eden entellektüel kesim değil, sanatçının kendisinde de bazı duyarsızlıklar oluşabiliyor. Azınlık olmayı, halktan uzak olmayı bilinçli olarak istiyor olabilirler diye düşünüyorum. Şu an anlattığınız kötümser tablo onlara belki de hiç dokunmuyordur ne dersiniz?

Aydın diye adlandırdığımız toplumlarının öncüsü ve ateşleyicisi olan kesim normal halka göre daha fazla okuyan ve kültürel bilinci daha hızlı artan kesimdir. Dolayisiyle daha hızlı yürür. Bazen bu hızlı yürüyüş halkın önünde hızlanır hızlanır ve bir süre sonra dönüp arkasına baktığında halkla temasının kalamayacağı bir uzaklığa ulaştığını görür ve hatta kimin öncüsü olduğunu unutur. Bu yüzden kendi içinde pasifize olmaya hatta kokuşmaya başlar. Ülkemizdeki aydın kesiminin yaşadığı sıkıntının bu olduğu kanısındayım. Zaten yazdıklarına, ürettiklerine, yaptıklarına baktığınızda bu köhneleşmeyi, bu halktan kopukluğu görebilirsiniz. Bu kesimin alternatif sinemaya, daha doğrusu içinde toplumsal duyarlılık taşıyan sinemaya karşı dolaylı bir tepkisi var. Çünkü, kendine düşen görevleri başkaları yapmaya başlayınca onları beğenmeme ve hatta takip etmeme tepkisi vermeye başlıyor. Bu da başka bir aydın hastalığıdır

-Tıpkı Mahsun Kırmızıgül ve beyaz Melek filmi olayında olduğu gibi?

Tabii… Tipik bir örnektir. Oysa nasıl bir toplumun öncüsü veya aydını veya da entellektüeli olduklarını bir anlayabilseler o zaman beyaz melek veya İvedik’i veya da yumurtayı daha doğru yer ve şekillerde değerlendirecekler.

-O zaman işe bu aydın ve sanatçı kesimini eleştirmekle başlayabilir miyiz?

Elbetteki!

-Biliyoruz ki sinema güçlü bir propaganda aracıdır. Seyirci bu tarafını es geçip salt bir eğlence aracı olarak görüyor ve bu ihtiyacını giderecek tercihlerde bulunuyor olabilir mi? ... Bu da tabi madalyonun öteki yüzü.

Sinemaya insanlar öncelikle hoş bir vakit geçirmek için gider. Bu zamanı para ödeyerek satın alır.
Yani bu bir yemek yeme gibi, ayakkabı alır gibi kültür ihtiyacını karşılar. Birinci etapta 'Sinemaya gidip toplumsal bilince sahip olacağım veya memleketi kurtaracağım' diye gitmez. Gidiş nedeni son derece masumanedir. Bizler ise. sinemaya gelen insana önce onu zamanın boşa gitmediği konusunda mutlu etmekle yükümlüyüz. Anlatacağımız şey sert bir siyasi konu, bir güldürü veya bir melodram olabilir. Bunlardan hangisi olursa olsun seyirciye onu doyurma noktasında ciddiye alınmış görselliği, sesi, duygusu, rengi en yüksek kalitede sunma durumundayız. Seyirci kendisini cezbetmeyen bir konuda bile 'yahu hiç olmazsa bir şeyi farklı gördüm, kalitesi iyiydi' diye çıktığında ana bir alt duygu vermiş olursunuz. Ama seyirci bir kültür erozyonuna uğratılmış ve sadece içi boş bir mısır patlağı alışkanlığına itilmiş ve bundan başka hiçbir talebinin olmadığı bir boyuta çekilmişse; o tehlikeli seyirciyi yaratmış olursunuz.
İşte günümüzdeki sorun budur. Seyirci televizyon, gazete ve diğer tüm araçlarla yozlaştırılmış ve sadece mısır patlağı filmlerini istemek durumuna getirilmiştir. Hatta bazı tanınmışlar çıkıp işte sanat budur diyecek kadar pervasızlaşmıştır.

-Son on yılda insanlarda değişim bir akım haline geldi. Siz bir dönemin sert siyasi hareketlenmesi içinde yer aldınız. Yaptığınız işlerde siyasi görüşlerinizi göstermekten çekinmeyecek kadar köklüydünüz. o günlerden bu güne sizde bir değişim var mı?

Elbetteki aklı taşıyan insan değişiyor ve gelişiyordur. Yani kendini yeniliyordur.Bu yenilenme ve değişim bir aklın kendine oluşturduğu yol ve duruşun doğrultusunda olmalıdır. Değişim ve yenilenmeyi başka algılayanlar yani düzene ayak uyduranlar ise hayattaki duruşlarını tam tersine çevirerek değişimi böyle algılamışlardır. Omurgasızlaşma ve sağırlaşma aklın kendini yenilemesi olarak algılanamaz. Bunları ancak 'uçurumu görünce kuş, denizi görünce balık olanlar' diye yorumlayabiliriz. Ben, içinde yaşadığım toplumda nasıl bir birey olmam konusunda kendisiyle barışık bir çizgide sinema yapmaya çalışan biriyim. Bence sanat yaşadığı çağın tanığı olmalıdır. Birey olarak yaşadığım dünyaya gözlerimi kapatamam bu yüzden sinemanın kamerasının da bu duyarlılıkta olması gerektiğine inanıyorum.

-Kendi çapınızda değiştiniz mi yani?

Kendi içimde, duruş biçimimi daha akılcı, daha hoş görülü, daha anlaşılır olma ve daha dirençli olma konusunda evet

-Değişimlerinize dair küçük bir örnek verir misiniz?

Kendi görüşüm dışındakilere daha sert bakıyordum, bunun kolaycılık olduğunu anlıyor insan. Buda’nın bir sözü vardır 'Kızma, sinirlenme, öfkelenme ve öç almaya kalkma. Sadece anla. Anlarsan üstesinden gelirsin' diyor Sinemada da, içinde siyasi açılımlar olmayan filmleri filmden saymazdım o zamanlar..Ama yaşam o kadar geniş açılı bir objektif kullanıyor ki, içinde her şey var. Daha doğrusu 'her şeyin insana dair' olgusu daha bir olgunlaşıyor zamanla.

-Buda'dan söylediğiniz söz... Bu sözü sadece Buda mı söylüyor?

Benim bildiğim onun kitabından bir söz.

-Mevlana, Yunus Emre ve daha eski, kendi tarihimize ait düşünürlerin de benzer sözleri var. Temelde tüm düşünürler ve filozoflar aynı şeyleri söyler zaten

Elbette!

-Demek istediğim, kendi kültürel zenginliğimize karşı yabancıyız…

Sinema açısından çok acıklı bir sayfayı açtınız.

-Ankara Film Festivali’nde genç yönetmen Ankara Belediyesi’nin camili logosunu kınayıp yerine Hitit güneşi istemesi üzerine “Kendi sanatına sahip olamayan milletler ilerleyemez” diyerek bir anlamda destek verdiniz. Sanki, kültür ve sanat tarihimizde bile bir ayrımcılık yapıyoruz işimize gelen mirasa evet diğerlerine hayır gibi bir eğilim var sanat camiasında..

Böyle bakan insandan sanatçı olmaz. İnsan kültürünün yarattığı her şey kimliksizleşir. Sadece insanın sonsuzluğunu haykırır. Bir Selimiye camii’ni yok sayan bir sanatçı, aydın düşünebiliyor musunuz. Veya bir Ani harebesini… Bunlar insan kavramını anlayamayan fanatik zihniyetlerdir. Bu yaklaşımlardan sadece yıkıcılık zihniyeti oluşur. Benim orda söylediğim açılım çok açıktır. Bir insan topluluğunun yaşadığına dair işaretlerini onun geride bıraktığı eserlerden takip edebiliriz. Orhun anıtı olmasa, acaba Türkler’e ilişkin o tarihte başka ne bilebilirdik. Hitit güneşi vb olmasa Hititler, Urartular, Selçuklular, Likyalılar vs hakkında ne bilebilirdik.

-Elbette

Sonuç olarak sanatçı önce namuslu ve dürüst olmalıdır. Aynı sanatçı, bir zihniyeti yerleştirmek için başka kültürlerin yok edilişine de karşı koyan olmalıdır.

-yeni projeleriniz var mı?

Olmaz mı? hem de daha sert.

-Değişmiştiniz hani?

Doğru çok değiştim. Ama vahşi dünya emperyalizmi insanlığı yok edip yerine köleler ordusu yaratma konusunda bu kadar acımasız ve sertken ben, kendimi daha da yeniledim. İnsanlığa dair daha sert söylemler geliştirmem konusunda yenilendim

-Herkesi şaşırtacak bir şeyler yok mu yani projeler arasında?

Birileri şaşırsın diye film yapmıyorum. Hissedip ihtiyaç duyduklarım konusunda çalışıyorum. Örneğin önümde duran iki proje var. Biri 'Şeyh Bedreddin' ikincisi 'Paşalar'

-Yanılmıyorsam Şeyh Bedreddin’le ilgili bir çalışmanız vardı daha önce.

Evet.

-Paşalar’ın konusu ne?

Adı üstünde!

-Eleştirel mi olacak?

Sanat eleştirendir, karşı çıkandır, fark edilmeyeni fark ettirendir. Güldüren, sevdalandıran ve düşündürendir.

-E ama aynı çizgidesiniz… Değiştiğinize göre farklı bir şeyler bekliyordum.

Tamam sana söz veriyorum bir paşanın kırık aşk öyküsünü anlatacağım.
Sonra Kerbela da hz Hüseyin 68 adamıyla kıstırılmış ve Mavya tarafından gönderilen elçilerin 'Amad et, biraz değiş ve teslim ol ve yaşa' uyarısına şöyle der. 'Amad etmek yani boyun eğmek, değişmek çok kolaydır. Geçersiniz karşısına başınızı aşağı doğru eğersiniz ve affedilirsiniz. Ama onur mızrağa benzer doğru insanın omurgasında saklıdır. Onurlu insan boynunu eğerse omurgasındaki mızrağın ucu dışarı çıkar'

-Bir paşanın kırık aşk öyküsü fena fikir değil. Yabancı sinema belki de o yüzden daha iyi. Filmin karakteri kim olursa olsun insani yönü bir kenara itilmez

Umarım bizde kendi kültürümüze dair öyküleri onlar kadar iyi anlatmayı başarırız

-Bir seyirci olarak hangi ülkenin sinemasını seviyorsunuz?

İran, Çin, Rus ve ABD bağımsız sineması.

-Son bir söz?

Pirsultan'ın güzel bir sözü var 'Dost ille Kavga'

-Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.
Zeynep Aydın27.03.2008